6 Ekim 2011 Perşembe



Bir zamanlar Anadoluda, Homeros: "Şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yok." dedi...

5 Ekim 2011 Çarşamba

Bir Zamanlar Anadoluda...




Bir Zamanlar Anadolu filmini o kadar çok sevdim ki... Kurgusu, romansal göndermeleri ıvırı-zıvırı bunların hepsi söylendi, söyleniyor, söylenecek... Hepsi de "harika" tespitler; ama kalsın... Filmin beni asıl vuran tarafı, yalnızca yaz tatillerinde ve bayramlarda gittiğim o İç Anadolu kasabasını bana yeniden göstermesiydi...
İyi bira sarısı ekin tarlasını, elimdeki orakla büyük bir hevesle ve beceriksizce biçerdim. Bundan da kandırıkçı bir emekçi doyum alırdım o günlerde...İşte o günlere gittim ben. Yabancısı ve en fazla misafiri olabildiğim o kasabaya... İşlenmiş tarlada koşturmam... dedem için çok mühim olan; ama benim son derece sıkıcı bulduğum dertler; tarlanın duvarının yapılmayışı, arılarımızın kovan kovan boşalması gibi(hatta arılardan korktuğum için dedemin bu derdinden mutluluk bile duyuyordum). Kenter yapımızla uğraştığımız her kırsal işin "yapmacık" kalması... Bu asla gideremeyeceğimiz, farkın, elimizde olmayan ama işimize de gelen ayıbın yarattığı o baskı... Tüm bunları derin bir nefesle yeniden soludum...

Filmde tek beğenmediğim şey; iki oyuncuydu: biri herkesin çok başarılı bulduğu otopsi görevlisini canlandıran Kubilay Tuncer, diğeri de Adliye katibi rolündeki Celal Acaralp. İkisinin de çok iyi oyunculukları olabilir; ancak bu filmde ben tam kasaba hastanesinde bir tabureye oturmuş otopsiyi izlerken beni dışarıya, sinema salonuna attılar. Çünkü doktor, savcı ve komiserin aksine onlar o kasabadan değildiler ve bunu bariz bir şekilde bana gösterdiler.

Tüm bu, bazı yerleri beğenmeme şımarıklığıma rağmen, izlediğim filmler içerisinde bana en yoğun duyguyu yaşatan filmdi. Şimdi filmin hislerimde yarattığı bu yoğun tat nedeniyle, sinema biletimi gezdirmeye karar verdim...

İlk Durak Polatlı dolaylarında bir otobüsün cam kenarı... Bir Zamanlar Anadoluda, Polatlı yolunda kendini arayan bir memur yaşarmış, çok ama çok güzel bir nişanlısı varmış...

16 Eylül 2011 Cuma

Öküzün baktığı gözle sevebilmek treni…



Tren yolculuklarını seviyorum. Bir Luna Park oyuncağına biner gibi hevesle binip, doyamadan iniyorum (keşke daha fazla jetonum olsaydı). İşin nedenini anlatmak genelde büyüyü bozar; ama şimdi olduğu gibi çoğu zaman da kaçınılmazdır. Özellikle de nedenlerin çözümünü okura bırakmak konusunda benim kadar bencil bir insansanız.

Yolculuğunuz içinde küçük yolculuklar gizlidir. Her vagon ayrı bir evin salonu gibidir ve her vagonda benzer bir dağılım vardır: bulmaca çözen bir aile babası (tercihen okuma gözlüklü), tren yolculuğu yaptığı için çok havalı olduğunu düşünüp pencereden dışarıya dalıp giden ergen, Kitap okur gibi gözükmeye çalışan genç kız, kitap okuyan genç adam, müzik dinleyen genç adam, dinlediği “havalı” müzik bir karşı cins tarafından duyulsun ve takdir edilsin isteyen genç adam, bu gencimizi yüksek ses konusunda uyaracak olan yaşlı teyze…

Tüm vagonlar birbirine benzese de, ayrı bir vagon var elbette: Yemekli Vagon! Bazen vagonlarda dahi gezmeden, biletimde yazan yeri görmeden bu vagona atıyorum kendimi. Yemekleri leziz değil, ayrıca oradaki çarkı döndürmek için sıklıkla sizden sipariş de bekliyorlar; ama orası olması gereken yer işte. Bir yanıma yükümü yığıyorum, diğer yanımı ay yıldızlı pencereye yaslıyorum. Burada ay-yıldız bana bir ülkenin bayrağından çok bir masalın gecesinden aşırdığım bir gölge gibi geliyor...

Yazmak çok keyifli oluyor o masada, okumak da öyle… Okuduğunuz bu yazıda da o keyfi tattım… Tabii her zaman iyi bir şeyler çıkmayabiliyor (şu an olduğu gibi); ama çalışma masanız, saatte yaklaşık 70 km hızla yerden iki metre yükseklikte gidiyor ve biranızı yudumlarken yanınızdan bir dünya geçiyor. O doyurulmaz açlığımızın bilinçsizce istediği (istedildiği) gibi tamamı değil elbette, yalnızca bir kesiti. O kesite nazır, yazınızı yazarken koyduğunuz nokta kağıda değil de yanınızdan geçen bir yaprağa konuyor. Benim uçan halım bu! Aslında tüm mesele “öküzün trene baktığı” o gözle, o tutkuyla bakabilmek trene…

bÖ!

19 Temmuz 2011 Salı

Oğuz Atay der ki;

"Eşyalarınıza alışamadım, yadırgadım onları. Salon-salamanjeyi, deniz gibi büyük ve kauçuk köpüklü yatağı olan karyolayı, aynı takımın yaldızlı gardrobunu ve gene aynı takımın şifonyerini ve gene aynı takımın tuvaletini sevemedim. Evinizde Türkçe bir şey kalmamıştı."

Tutunamayanlar s.31

26 Haziran 2011 Pazar

“Oraya oturmasın! Orası duygunun yeri…”



Yeni işimde ilk günümdü. Akşam iş çıkışı servise bindim ve gördüğüm ilk yere oturdum… Down sendromlu bir çalışanımız, şoföre yüksek sesle “Oraya oturmasın! Orası duygunun yeri” dedi benim küstahlığımı kast ederek… Garip oldum, hemen mahcup bir halde kalktım ve başka koltuğa geçtim… Orası Duygu’nun yeriydi ve ben o gün, hatta belki de hayatım boyunca, onun için hiçbir duygunun yerini dolduramayacaktım.

Peki, hayatta kaç kişinin duygusunun yeri bana ayrılmıştı… Biri geldiğinde ve o duygunun üstüne oturmaya kalktığında “Dur! Orası Başar’ın yeri.” diyebilecek kaç kişi vardı? Azdır ama vardır, eminim… Bazısında hemen şoförün arkasındaki, en fiyakalı yerdeyimdir, bazısında arka koltuğu beşliyenlerden biri… Yine de o yer benimdir.

Çok arkadaşım olmasını tercih etmedim hiçbir zaman (tabii ki, insanlar da benle arkadaş olmak için ölüp gitmedi)... Çünkü zaman denen şey çok değerli benim için. Sanırım bunun için az uyuyorum, 6:30’ta kalkmaktan rahatsızlık duymuyorum. Tanıştığım her yeni kişi sevdiğim kişilerle geçireceğim zamandan çalacaktır… O yüzden bir yerimin olduğunu bildiğim insanlarla olmaktan çok mutluyum. Yaşlılar, hamileler ve harp malulleri alınmasın, ama hayatta ayakta gitmeyi sevmiyorum…

bÖ!

5 Haziran 2011 Pazar


Avant d’aller dormir*

Masalları severim. Hayır, annem yatmadan önce masal okumazdı bana. Tek bildiği masal külkedisiydi zaten… Ben, masalları sevmeye fotograftaki kitapla başladım: Fransızca bir masal kitabı. Saatlerce kitabın kapağına bakıp, o rüya mavisi koltukta oturan Avrupai çocuk yerinde kendimi hayal ederdim. Okumayı bilmemenin o güzel günlerinde, harflerle bir alıp veremediğim hiç olmadı. Latin alfabesinin bu güzide mensuplarını gördüğümde hiçbir dil-din-ırk ayrımı yapmadan (subjektif çocukçuluk) hepsini resimlerin altındaki küçük karıncalar olarak görüyordum. Mühim olan resimlerdi.
Kitabın tüm masallarını resimlerden kendi kendime kurduğum hayaller aracılığıyla okuyordum. Kurduğum masallar o kadar netti ki; bu masallarda ne yazdığını büyüklerime (o zamanlar dünya nüfusunun %95’i benden büyüktü) sorma ihtiyacı dahi duymadım. Ancak; yelkovanını-akrebini ve kadranındaki tüm verileri yitiren bir tren istasyonu saati (ileri ki zamanlarda onun bir saat değil de alelade silindir şekilde kesilmiş bir Fransız kaşar peyniri olduğunu öğrenmem beni üzmüştü) ile bir çocuğun maceralarını anlatan masalın sonunun çikolatalı bir pikniğe nasıl dönüştüğünü hala tam olarak çözebilmiş değilim.

Amelie (Le fabuleux destin d'AméliePoulain) filmini bu kadar sevmemin arkasında da bu kitabın bilinçaltımdaki etkisinin olabileceğini savunan Toulouse’lu uzmanlar var. Sonra Türkçe kitaplarda resimlerin altındaki karıncalarla ismen de tanıştırıldım (Milli Eğitim Bakanlığı çok sevindi ve bu tanışmayı ıslatalım diyerek, okuma bayramı düzenledi.). Bu dönemde aklımda kalan eserlerden biri de Kibritçi Kız. Dünyanın en hüzünlü masalı (Evet deniz kızından daha hüzünlü!). Bir kibrit alevinde insanca yaşam demoları gören ve donarak ölen o zavallı kız… Dünya görüşümün oluşmasında da bir mihenk taşıdır. Münir Özkul’un kibritçi kızın donmuş bedenini kollarına alıp, New York Borsası’nda şöyle bir gezinmesi halinde kapitalizmin insafa geleceğini de ummadım değil bir vakit… Yine La Fontaine’den Rüzgar ile Güneş masalı da çok etkilemiştir beni.

Hüzünlü ve didaktik masalları çok sevmezdim aslında. Hatta masalların mutlu sonlarında her şey yola girmişken bitmelerinden nefret ediyordum. O noktada devam etmelerini, mutluluklarından biraz daha bahsetmelerini istiyordum. Ne bileyim: Kırmızı Başlıklı Kız iyi bir kısmet bulsun. Pamuk Prenses ve prensin balayından bir kesit alalım. Kül Kedisi (Cinderella) geldiği yerleri unutmasın oradaki kız çocuklarının eğitimini üstlensin falan isterdim.

Masalları genelin aksine masum da bulmam! Özellikle iyilerin çok acımasızlaştığını ve öç alma duygusuyla nasıl da vahşileştiğini düşünüyorum: pamuk prenseste cadının masalın sonunda uçurumdan atıldığını veya kırmızı başlıklı kızda kurdun uyurken karnının yarılıp, taşla doldurulup nehre atıldığını unutmayalım. Yine de masal denen dünya o kadar büyülü ki, öyle bir içine çekiyor ki beni karşı koymak istemiyorum, yumuşak bir kumsalda ayağımı gömer gibi gömülmek istiyorum o dünyaya… Bana kalırsa hayat da, eskiden bir masaldı ve kötü bir cadı onun tüm gerçek üstü kavramlarını elinden aldı. Fantastik kavramların yerine; sabah uykusunu alamamış çocuklar yerleştirdi okullara, memuriyeti getirdi, prenses dolu saraylar yerine adliye sarayları yaptırttı. Uçan halıları beton prangalarla boğazın derinliklerine attı. İşte bu yüzden hayvanlarla konuşamıyoruz, sonu ne olursa olsun ormanda karşımıza devasa pasta evler çıkmıyor, devleri yenemeyişimiz, uyuyan güzeli öpemeyişimiz, sevdiğimizin saçına tırmanarak kulelere çıkamayışımız hep bu yüzden. Ama biz, masal iyileri kadar vicdansız olmadığımızdan o cadıyı kazanlarda kaynatmıyoruz…
Masalları seviyorum belki de gereğinden fazla; ama ben şikâyetçi değilim masal hiç değil…

(*) Yatmadan önce

bÖ!

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Kafasızlığın peşinde: “L'homme sans tête“ üzerine bir kafa yoruş

“Fotoğraf kulübelerindeki yabancının kim olduğunu biliyorum. O bir hayalet. Kimse onu göremez Bay Quincampoix. Sadece fotoğraf filminin hassas yüzeyinde görebilirsiniz onu. Genç bir kız fotoğraf çektirmeye gittiği zaman yavaşça boynuna dokunarak, kulağına eğilir ve "huuu" der. İşte o zaman resmi çekilir Bay Quincampoix!”

Le fabuleux destin d'Amélie Poulain


Bulutların arasından boşluğa bırakılmış bir dolma kalem hızıyla düşmektesiniz. Bulutları ve zeplinleri ardınızda bıraktıktan sonra, bir binanın üst katındaki puslu bir pencere camından içeri giriyorsunuz. Kafasız bir beden, hüzünle puslu pencereden kenti izlemektedir. Bir hüzün var olduğu için ortada bir özne söz konusu. Öznemizin kafasız oluşunu yadırgasak da, onun o insancıl yanı nedeniyle bunu takıntı yapmıyoruz.

Bu noktada Pelin Aytemiz'e ait “Juan Solanas’ın Kafası Olmayan Adamı: Bay Phleps’in Bedeni Üzerine Bir İnceleme” adlı makalesinde tam isabetle belirtildiği gibi, olay daha şimdiden fazlasıyla Rene Margritte’leşmekte. Ressam Margritte, gerçeküstücülük akımının önemli temsilcilerinden. Gerçeküstücülükse, kısaca (ve kabaca) dadacılığın irrasyonel ve yıkıcı arayışlarını sadakatle taşıyan, mantık-ahlak-estetik yargıların eline geçmeden “sanatı” bilinçaltından dünyaya kaçırmaya çabalayan bir sanat akımı. Bilinçaltı söz konusu olduğu için Freud’dan oldukça etkilenmiş olması da kaçınılmaz oluyor…

Belirttiğimiz gibi hüzün, iradeye has bir duygu. İrade ise, insana dair anlatılan en eski hikâye ile doğuyor: Tevrat’ta Genesis (Yaradılış) bölümünde bahsedilen, “İyiyi-Kötüyü Bilme Ağacı” insana yasak edilmesine karşın, o ağacın meyvesini yiyen insan iradeye sahip oluyor. İlk fark ettikleri şey ise hayli ilginç: Çıplaklar! Bundan utanç duyuyorlar, bu nedenle kendilerine incir ağacı yapraklarından giysi yapıyorlar. Bir başka ifadeyle giysi dediğimiz şey, aslında insan iradesi kadar eskidir ve onunla iç içe geçmiştir.
İrade kişinin “iyi ile kötüyü” ayırt etme yetisidir (ne kadar başarılı olduğu tartışılır), kişiyi haklar kazanabilecek ve sorumluluklar yüklenebilecek konuma sokmaktadır. İrade, hüzündür ve hüzünlenebilen bir smokin, alacaklıdır, borçludur, suçludur, insandır!

Filmin başında kendimizi bulduğumuz bu oda da neyin nesidir peki? Bana göre bu oda filmde göremediğimiz kafasız kahramanımızın kafasının içidir (zihnidir). Bu “saçma ve tutarsız” sonuca varmamın birkaç nedeni var elbette: ilk olarak içinde bulunduğumuz oda binanın en tepesindedir, tıpkı insan başı gibi ve iki penceresi vardır dış dünyayı görebileceğimiz, gözlerimiz gibi; ikinci neden, odanın içindeki kitaplar, resimler, radyo, saat vb bir çok nesnenin zihne dair imgeler olduğunu düşünmem özellikle “kırmızı fuların”. Bir başka neden, insanın içinde bulunduğu yeri görememesidir. Tıpkı Fransız şair/yazar Guy de Maupassant’ın Eyfel Kulesi’nden nefret ettiği ve onu görmek istemediği için, kulede yer alan Jules Verne adlı restoranda yemesi üzerine anlatılan o meşhur hikâyede olduğu gibi (Belki Fransa’da okuyan Arjantinli yönetmenin usunun bir yerinde bu filmi çekerken geçmiştir bu durum).

Kırmızı fuların hikâyesi
Kafasız kahramanımız Bay Phelps’in, bir baloya iki bileti olduğunu ve sevdiği kadını buraya davet ettiğini görüyoruz. Bayanın yanıtı: Olumlu… Kahramanımızın neşesi oldukça yerinde, mutluluktan dans ediyor. Ta ki, kırmızı fular ile karşılaşana kadar… Onu görmesiyle keyfi kaçıyor. Bu nedenle fuların kesinlikle telefonda görüşülen ve fotoğrafta görülen kadına ait olmadığına eminiz, zira neşemizin kaynağı o bayanla buluşmaktı. Filmin başında, fuların yastığının yanında, başka bir anlatımla kafasız kahramanımızın başucunda olduğunu görüyoruz.

Çok değerli ama biraz “hayırsız” birine ait belli ki. Bana kalırsa, Bay Phelps’in filmin neredeyse tamamına yayılan tedirgin tavrının arkasında da bu kırmızı fuların sahibi var. Burada başka bir ip ucu olmadığı için, hikâyeyi ben yazıyorum: Bay Phelps, kafaların, giysiler, maskeler gibi değiştirildiği dünyada, kendine oldukça güvenen, karakterli ve etkileyici bir adamdır. Bir kadına aşık olur ve bu haliyle dahi karşılık bulur. O zamanlar çok mutludur, bayana bir fular hediye eder ve evet bu fular kırmızıdır… Ama kadın, kahramanımızı daha çekici bir yüz için terk eder. Oysa bu dünyada yüzler fiyatı olan ve kolaylık satın alınıp değiştirilebilen birer giysidir. Bayan ona fularını geri verir ve ilişkiyi bitirir.

Peki burada kadını ne kadar suçlayabiliriz? Giydiklerimiz bizden daha değerli gibi davranmıyor muyuz? Aynalarda bedenimizde dair parçalardan çok giydiklerimize bakmıyor muyuz? Aytemiz’e ait, filme esin kaynağı olduğu fikrine katıldığım Rene Margritte’nin “Le Chemin de Damas” isimli şu resmine bakalım:


Yolda bu iki karakterle karşılaşsanız, siz bu resimdekilerden hangisine saati veya bir yerin adresini sorardınız? Artık giysilerimiz, başka bir değişle hediye paketlerimiz, içinde gizlediğimiz hediyeden çok daha yaldızlı, parlak ve albenili… Çıplaklık ve gerçekler çağımızda yalnızca hayal kırıklığıdır. Genesis bölümünde bahsedildiği gibi, utancımızı sarmak için giydiğimiz “giysi” , çağımızda bizden daha fazla “insan”dır… Kadın bu dünyada yaşayan herkes gibi davranmıştır…

Bu kırmızı fular, kahramanımız için artık o kadındır. Onun zarif boynunun kokusunu taşımaktadır… Bay Phelps aldatıldığı bu durumu da protesto etmek için bundan sonra da, daha önce davrandığı gibi bir kafa taşımayı reddeder… Bu hazin aşk hikâyesi kahramanımızı oldukça tedirgin de etmiş, kendine ve dış dünyasına aşırı bir temkinle yaklaşmasına sebep olmuştur.

Kahramanımızın “kafasızlık” tercihi sonsuza kadar sürmemiştir, çünkü aşk yeniden ince yumuşak kökleriyle ruhunu sarmaya başlamıştır bile. Bay Phelps, aşkın ruhuna kattığı o erinç hafiflikle dans ederken karşısına bu değerli, ama yeri olmayan anı (fular) çıkar. Şimdi aşkın mutlu hali yaşanmaktadır ve bu anının yeri o oda (zihin) değildir. Atılmalıdır. Evet, tam anlamıyla bunu yapar! Kırmızı fuları unutmak, ondan kurtulmak için odadan (bana göre zihinden) dışarı atılmaktadır. Bay Phelps kırmızı fulardan ve sahibi kadından kurtulduğu için (sen öyle san!) yeniden dans ve mutluluk zamanıdır…

Ancak unutmak o kadar kolay değildir… Kendisine kafa almak için bir dükkâna giderken, kaldırımda fuları görür ve onu şefkatle yerden alır, ceketinin cebine koyar (zihne dönüş). Bu sahnede umut da vardır:



Filmden alınan yukarıdaki karede umudu simgeleyen, yeşil bir bitki görülmektedir. Bu cılız ama cesur canlı, kaldırımın o taştan kalbini yarmış, üstelik bir kaldırım taşını da yerinden oynatarak yapmış bunu. Bu umut değildir de nedir? Kırmızı şalın hikâyesini biz burada bitiriyoruz, Bay Phelps’in bitirip bitirmediği kendi bileceği iş…
Yüz satan dükkânın girişinde, aynı yüze sahip iki bayanın mutlu mutlu dükkândan dışarıya çıktığını ve Bay Phelps’i görmeleriyle keyiflerinin kaçtığını fark ediyoruz. Bunun nedeninin ise, az önce takım olarak aldıkları ve bundan mutluluk duydukları yüzlerin birer hüner değil, birer giysi olduğu gerçeğini, kafasız ve gerçek olan kahramanımızın bu haliyle yüzlerine vurması.

İçeride satıcı ile yapılan konuşmadan, kahramanımızın hayatındaki ilk kafasını aldığını anlıyoruz. Filmin ilerleyen kısmında satıcının Bay Phelps’e verdiği ilk kafanın, bir reklam panosunda şu sloganla görürüz: “Une tete tous les cous” sanırım “her boyuna uygun bir kafa” gibi bir anlamı var, yani herkes için uygun bir kafamız vardır gibi, adeta bir giysi reklamıymışçasına kafaları pazarlamaya yönelik bir slogan. Bu, kahramanımızın ilk kafasıdır ve tıpkı bir doğum sahnesi gibi kırmızı kadife perdelerin arasından Bay Phelps dünyaya yeniden ve “tam” olarak gelmektedir. Ancak ruh-doku uyuşmazlığı nedeniyle giyilen yüz: “Ben bu bedene ait değilim!” diye bağırmaktadır. Kahramanımızın yanına köpeği kucağında gelen kadın ise, sesi ile yüzü arasında 40 yıllık farkı kanıksamıştır ve yeni yüzünden memnundur.

Satıcımız, kahramanımız üzerinde ikinci olarak sunduğu kafayı alması için Alanya turist esnafı tarzı bir baskı kurmaktadır. Benzer şeyleri giyerek “Bakın aynısından ben de kullanıyorum, çok memnunum” der gibi satıcı da Bay Phelps’e verdiği ikinci kafaya benzer bir kafa takmıştır. Ancak ruhsal ifadelerin yansıması olan mimiklerde, yine tüm büyü bozulur.

Kahramanımız bütün bunlara karşın, bir kafa paketi ile dükkândan çıkar, çiçeğini alır ve buluşacakları kafenin WC’sine iner. Zira, kafalar birer giysidir ve toplum içerisinde değiştirilmesi yakışık alan bir şey değildir. Korkuyla aynaya bakar, ama o da ne? Harika olmuştur. Hık demiş ruhundan düşmüştür bu yüz. Mimiklerde de herhangi bir aksaklık yoktur. Âşık olduğu kadın onu “tam” olarak görecektir artık. Ama olamaz! Bu siyahi yüz beyaz elleriyle hiç de uymuyodur ki… Ne kadar benimsersek benimseyelim bizim olmayan bir yabancıdır bu yüz. Yıkılır. Çaresizce kafayı çıkarır ve kafasız olarak aşkına ilerler. Ancak kadın ona aşkla bakmaktadır. Belli ki bir giysiye değil o’na âşıktır. Kafeden çıkarlar ve kafasız ama mutlu kahramanımızın koluna girer ve baloya giderler. Bu esnada hava dev bir gemi olarak limana ağır ağır yaklaşmasıyla tatlı bir yumuşaklıkta kararır, gece denilen şey bu geminin gölgesi kadar romantiktir çiftimiz için. Gökten muhtemelen üç zeplin geçmektedir ve film mutlu bir başlangıçla, müzik, dans ve aşkla sona erer. Harikadır film…

bÖ! (Başar Öztürk)