21 Mart 2020 Cumartesi

DURAK- ÖYKÜ

Durak

“Halkların ve insanların, birbirlerini anlamadıkları için dalaştıklarını düşünmek doğru değildir. Birbirlerini anladıkları için dalaşırlar.”
                                                                                                  Emile Ajar-Yalan Roman

Beni yanlış tanımanızı istemem… Belediye otobüsünde yanlışlıkla basmış olsam bile o “DURACAK” lambasını bir kez yaktıysam, Yunan Mitolojisi’nin erkek kahramanları gibi yazgımı olumlar ve inmemem gereken duraklarda tüm sorumluluğu alarak vakur adımlarla inerim. İlk eşim Gizem’le de aşağı yukarı böyle tanıştık. Bir kafede. At kafası gibi kahve çekirdekleriyle süslenmiş “yeni nesil” kahvecileri bilirsiniz. Nesneleri özgün boyutlarıyla sevdiğimden olsa gerek, kahve çekirdeklerinin sevimsiz kanunlar gibi at kafası boyutunda tepemde ahkam kesmelerini istemem. İşte böylesi “sıcak” bir kafe ortamında yanlışlıkla bir tanıdığa benzettiğim için göz göze geldik Gizem ile. Bir bakıma önce yanlışlıkla “BAKACAK” ardından “FLÖRTECEK” lambalarını yaktım ve inmemem gereken duraklarda indim. O zamanlar garip bir şekilde bu tarz kafelerde kitap okunabileceğine inanır, mesai çıkışlarında böyle kafelere gidip okuma vadiyle kandırdığım elimde sürünmüş romanları bu kafelerde okumaya çalışırdım. Oysa ben yalnızca oturma odasındaki sırt dayama kısmının üst tarafı kitaplık rafı olan kanepede başımın altına çift kırlent koyarak yarı uzanır yarı oturur vaziyette düzgün kitap okuyabilmişimdir. Beni yanlış tanımanızı istemem. 

O gün de kafede tam bir buçuk yıldır elimde artık emekliliğini bekleyen Oblomov Romanı vardı. Onlarca romanla aldatmıştım onu. Ancak romansız kaldığımda dönüp yine onun sararmaya yüz tutmuş sayfalarına sığınıyordum. Sehven göz göze gelişimiz üzerine Gizem gülümseyerek kahvesini ve kitabını aldı ve oturma saikiyle bana doğru yöneldi. Böyle bir durumda ben de kendisinin çirkin olduğunu düşünen her normal vatandaş gibi “organ mafyasının ağına mı düşünüyorum?” diye düşündüm. Bilerek ve isteyerek “korktum” demedim; “düşündüm” dedim. Zira o günlerde öylesine derin bir yalnızlık çekiyordum ki… Sevdiğim müzik gruplarının konser kayıtlarını konser kalabalığının bir parçasıymışımcasına dinliyor, nakaratlara elimi kolumu sallayarak (karanlığa ve şarkının ruh haline bağlı olarak bazen de çakmak yakarak) eşlik ediyordum. O zamanlar o yalnızlık bulantısının ortasında organ mafyasının hoş kadınlarının bana sunacaklar üç dört saatlik ilgi karşılığında seve seve böbreğimin tekini verebilirdim. Masama gelip bitmek üzere olan kahvesini ve okuduğu yer kaybolmasın diye açık sayfaları masanın üzerine denk gelecek şekilde James Baldwin’in “Ne Zaman Gitti Tren” Romanını koydu. Bu haliyle kitap, yüz üstü yatırılıp kelepçelenmiş siyahi bir insanı andırıyordu. Yazarını düşününce kitapla ilgili böyle bir metafor kurmama şaşmamışsınızdır. İşte ona söylediğim ilk sözlerim de bu metafor üzerineydi. 

Ah o ilk sohbet. Tüm sermayesini pavyonda yiyen bir taşralı gibi tüm kültürel sermayemi onu etkilemek adına harcıyordum. Kültürel sohbetlerin kılcal damarlarında bulabileceğiniz Spinoza, Hume saptamaları, sinemanın kült olmuş filmlerinin popüler olmuş göndermeleri dışında bazılarını benim keşfettiğim, ama çoğunlukla sağdan soldan okuduğum duyduğum göndermeler… Usuma onu etkileyecek ne gelse anlatıyordum. Kültürel sermayem, geri kalmış ülkelerde seçime giden bir iktidar partilerinin popülist vaatleri gibi hızla fütursuzca harcanıyordu. Bu hızla değil o akşamı, önümüzdeki bir saati bile ucu ucuna idare edebilirdim. Beni yanlış tanımasını istiyordum. Okuduğu kitaplardan yorulup, TV’de saatlerce yemek programı izleyen, ekrandaki bilgi yarışmalarına katılan yarışmacıların basit sorulara kurnaz ve cahil akıl yürütmelerle ulaştıkları yanlış yanıtlarını duyduğumda onlara hakaret eden, doğru yanıtın açıklanmasıyla hayal kırıklığı edinmiş suratlarına karşı hareket çekecek kadar sığlaşan, Tarkovski filmlerinde uyuklayan, barlarda ortaya gelen karışık kuru yemişte arkadaşlarını düşünmeden sırasıyla kajuları, bademleri antep fıstıklarını yiyen ve arkadaşlarına, kambur leblebileri layık gören biri olarak… ta kendim olarak tanımasını istemiyordum.  

Evlenme teklifinde bulunacağım gün de “Bak Gizem” diyerek elimde sarı bir leblebi tanesini tutuyordum: 
“Gizem, her leblebi tanesi, ölmüş bir leoparın ruhunu taşır. Bu sarı kürecikler üzerindeki siyah benekleri başka türlü açıklayamayız.” 

 Sohbetimizin sonunda “EVLENECEK” yazdı ve inmememiz gereken bir durakta inmiş bulduk kendimizi. İlk eşim Gizem, benim gizemimi evlenince çok çabuk çözdü. Mülteci çocuklarının sığındıkları ülkenin dilini öğrenmedeki hünerlerini arattırmadı. Sıkıcılığım, sığlığım, TÜİK verilerinin tam ortası olan değerlerim nedeniyle ortalama bir adamdım. Beni yanlış tanımasını çok isterdim ama olmadı. Derin sessizliklere gömüldük ilkin… İlişkimizin en gardı düşük dönemimizde elektrikler kesildi “Aaa!” dedik, çünkü ikimiz de ana babalarımızdan elektrik kesildiğinde karanlığı şaşırarak karşılamayı öğrenmiştik. Karanlığın dinmesini bekledik durduk. Birer bekleme uzmanıydık. Beklemenin bordo berelileriydik. Hiçbir ekipman verilmeden sadece kendi olanaklarımızla aylarca bekleyerek hayatta kalabilirdik…

Beklediğim gibi ilk ben pes ettim. Pes etmede üstüme tanımam. Güzel bir kadını aldatmak istedim… Beni yanlış tanımanızı istemem, bitecek bir ilişkide hazların en sonunu da ekmek koparıp sıyıracak kadar zavallıyımdır ben. Çok çabalasam da kimseyi aldatmaya ikna edemedim… Gizem ise bu konuda ilk seferinde başarılı oldu... Önce bana saygısından, sonra acıdığından gizlemeye çalıştı… Gizlemeye değer olmadığımı da anladıkça hissettirip onu bırakmamı istedi… Bırakmak ise bana hep zor gelmiştir… Annemin anlattıklarına göre beş yaşına kadar emzikle gezmişim. Emziğimi gizledikleri gibi Gizem de kendini benden gizledi. Bir sabah hiçbir şey olmamış gibi son kahvaltımızı yaptık. Akşamları yeni çay demlemeye üşenip sabah ki çayı ısıttığımız için kahvaltılarda demliğe akşamı da düşünerek

fazladan çay koyardık. O sabah da demliğe fazla çay attığını görünce rahatlamıştım “Bugünü de kurtardık, akşam yine beraberiz” demiştim içimden. Akşam öyle olmadı. Eve geldiğimde anahtarlarını ayakkabılıkta gördüğümde bile safça “anahtarlarını unutmuş” diye geçirdim içimden. Gardıropta onun mülki amirlik sınırları içerisindeki devasa boşluk ise şüpheye yer bırakmamıştı. İnsanları tanıyamıyorsunuz. Sabah o kadar çay demleyip ansızın, “TERKEDECEK” düğmesine bile basmadan hayatınızdan inip gidebiliyorlar...

 bÖ!

1 Nisan 2013 Pazartesi

Instagram

27 Ağustos 2012 Pazartesi

"Mesela bir gün birine nanik yapsam, hesaplar, kitaplar benim gerçekten öyle yapmam, hem de hangi elimi kullanmışsam o elimi kullanmam gerektiğini ortaya koysa, benim 'özgürlüğümden' geriye ne kalır ki ?" Dostoyevski, Yer Altından Notlar Sağlık Karnenizdeki çocukluk vesikalığınıza bir damga vurulur ve büyüdüğünüzde (apartman aidatı yatırıp, iş yerinde hukuki mütalaa vermeye başlamışsanız büyümüş olabilirsiniz. Geçmezse uzman hekime başvurunuz.) bir gün elinize o sağlık karnesi geçer ve o damganın vurulduğu dairede çalıştığınızı öğrenirsiniz. İşi trajik kılmak için buna kader ya da belirli kaygılar ile tesadüf diyebilirsiniz. Bu sizi sarsar… Ne olursa olsun sarsar… Yapmak istediğiniz şeyleri yapamamanızın nedeni o ince ağır mavi mühürdür… Aitliğinizin vesikalığınıza vurulmuş prangası... Üstelik bunun sağlık karnenizde başka bir ifade ile “hastalık günlüğünüzde” olması… Devletin hastalığınızın günlüğünü tutması, ilginç değil mi?

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Ebru Ceylan’ın tilkisi ve evcilleşmek

Nereye varmak istediğimi sanırım birçoğunuz anladınız. Sonuçta yukarıdaki fotografa baktığınızda yerde yatan dostumuzu bir şapka (ya da kürk) olarak görmüyorsunuz. Ebru Ceylan tarafından çekilen bu fotograf beni yine Küçük Prens kitabının kitap arası yaptı. Kütüğü B-612 Asteroidi olan sevgili kahramanımız Küçük Prens, Dünya seyahatinde bir tilki ile karşılaşır ve onunla oynamak ister; ancak tilki evcilleştirilmediğinden, onunla oynayamayacağını belirtir. Prensimizde karşı konulmaz bir merak uyanır: “evcil de ne demektir?” Tilki evcil sözcüğünü şöyle açıklar: “Sen benim için şimdi yüzbinlerce oğlan çocuktan birisin. Ne senin bana bir gereksinmen var ne de benim sana. Ben de senin için yüzbinlerce tilkiden biriyim. Ama beni evcilleştirirsen birbirimize gereksinme duyarız. Sen benim için dünyada bir tane olursun, ben de senin için.“ Biriyle olan bağı daha iyi ne anlatabilir ki, yüzbinlerce tilkden biri olmayıp bir tane olmak. Şimdi fotografa, yani asıl meselemize dönecek olursak ben bu tilkinin gözlerinde o evcilleşmeyi görüyorum. Bazılarınız belki de “tilkinin göğsündeki o kan lekesini neden görmüyorsun, ölmüş o tilki!” diye ısrarla körlükle suçlayacaksınız, tıpkı zamanında bazılarının fil yutmuş boa yılanın bir şapka olduğunu iddia etmesi gibi. Umrumda değil! Bu tilki evcilleşmiş. Ona bir çocuk dokunmuş…
Kitapta evcilleşmek isteyen tilki şöyle devam eder: “Şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğdayın önemi yok benim için, Buğday tarlaları bana bir şey demiyor. Bu çok acı ama senin saçın altın renginde. Beni evcilleştirirsen bu ne iyi olurdu bir düşün! Altın rengi başaklar seni anımsatacak artık. Başaklardaki rüzgarı dinlemeye can atacağım.” Fotografın flu kısmında klasik bir İçanadolu görüntüsü var bir kaç yan yana dizilmiş kavak, bozkır bir tepe ve sarı buğday tarlaları… Tilkimize onu evcilleştireni hatırlatacak bir arka fon, hoş “evcilleşen” kişi bir bahane bulup illa ki o kişiyi hatırlayacaktır. Buğdayın başağı olmaz, bozkır tepeden esen rüzgarın sesi olur veya başka bir şey. “Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin” diyen tilki sonunda evcilleşir ve kaçınılmaz olan ayrılık vakti de gelir, tilki ağlamaklı olur ve Küçük Prens üzülür, tilkinin bu işten bir kazancı olmadığını söyler. Tilkiyse öyle düşünmemektedir “oldu, oldu. Buğday tarlaları meselesi…”(Saint-Exupery Küçük Prens Çev. C.Süreya T.Uyar Cem Yayınevi) Tüm bu duyguları bana yaşatan bu fotoğraf o an’a aittir. Evcilleşmiş tilkinin, yaşlı gözlerle sahibine son bakışı. "Acı çekiyorum; ama iyi ki evcilleştirdin beni" deyişi… Bundan sonra sahibi, başak tarlaları mıdır, bozkırda esen rüzgarın sesi midir, kavakların ince uzun gölgeleri midir bunu ancak tilki ve onu evcilleştiren bilebilir. bÖ!

6 Mart 2012 Salı


; çünkü ışığın kırılması ile bir karanfilin kırılganlığı farklı şeylerdir. Karanfilden bahsediyoruz burada, çay kaşığından değil... bÖ!

16 Şubat 2012 Perşembe



“; çünkü mağara duvarıma yansıyan aldatıdan kurtulamayacaktım, filozof olamayacaktım, Platon haklıydı." bÖ!

24 Ocak 2012 Salı

Yılbaşı




Önceki gün Hırvatistan’dan gelen bir zarfın içinden çocukluğum çıktı. Gençlik Caddesi’ndeki Gezgin Apartmanının 2. katındaki salon penceremizi açtığımızda içeri girmeye çalışan akasya ağacının dalları çıktı, 1989 yılının son günü çıktı. Zarfın içinden bir aile çıktı; bir anne bir baba bir abla ve bir çocuk çıktı. Çocuk, önemliydi…

İlkokulun başlarında henüz yemek masasından az biraz uzun olan ve okul arkadaşlarıyla, aynı siyah önlüğü giyerek birlik beraberlik, kararlılık ve karalık sağlayan bu çocuk, sırasında otururken tepesindeki floransan lambaya baktı ve “Ne zaman bu tepemdeki beyaz lamba bu her sabah erken kalkmalar bitecek?” diye düşündü. Sonra gözü mevsim çizelgesine takıldı. Artık kıştı; iyi ki kıştı… Karamsar sonbahar resminden (kuşlar göçüyor, ağaçlar yapraksız, hüzünlü banklar vs.) nihayet kurtuluyor ve kardan adamlı, birbirine kartopu atan kırmızı bereli çocuklu resme kavuşuyordu. Nihayet yılbaşı gelmişti. Okul servisi onu evine bıraktı. Yeşil montunu seviyordu; kendisini robot gibi hissetmesini sağlıyordu. Robotun robot olduğu Voltran dönemlerdi o günler…

Eve geldi… Sabırsızdı yılbaşını gözünde öyle büyütmüştü ki… Tüm kötülükleri silip savuracağına inanıyordu (o zamanlar da az okuyor, okuduğu her şeye de inanıyordu. En çok da eski yılı yaşlı ve kötürüm yeni yılı gencecik ve güçlü sunan Başak Çocuk Dergisi’ne). Annesi, bir şemsiye çikolata ve kinder sürpriz yumurta almıştı iş dönüşü. Ama o da tüm tatlılıkların yemekten sonra açılacağını biliyordu. Yemekle arası iyi olmamasına rağmen (zayıflığı nedeniyle annesi ona beyaz Afrikalı lakabını takmıştı) bugünkü mönüyü sevmişti. Genelin aksine bugün salonda, misafir geldiğinde altına girmeye bayıldığı masada yemek yiyecekler, küçük mutfak masasını bir gün bekleteceklerdi. Televizyonu izlemeye başladı komik videolar (o zamanlar nadirdiler ve nadir olan şey gibi değerliydiler) izlerken gülmekten yerlerde kıvranıyor, ayrıca kolasının içine gazetenin verdiği tombala pullarını atıp çok eğleniyordu (artık bizimkiler kolaya ne kattıysa).

Batılı filmlerde gördükleri kadarıyla plastik çam ağaçları çoktan süslenmiş, altına gece 24:00'da açılmak üzere yaldızlı paketler giydirilmiş hediyelerini koymuşlardı (hoş Batılılar bunu yılbaşında değil de noelde yapıyorlardı; ama olsun ellerinden bu kadarı gelmişti). Hediye olarak oyuncak bir araba almışlardı, siyah volkswagen beetle, geriye çekince ileri gidenlerden. Sıra Kinder Sürpriz yumurtayı açmaya gelmişti. Kağıdını özenle açıp düzleyip, hayat bilgisi kitabının arasında koydu.Çikolatasının yarısını yedi kalan yarısını ailesiyle paylaştı. İçinden hangi oyuncağın çıkacağını merakla beklediği ve açamadığı kapsülü babasına uzatıp açmasını bekledi ve içinden yumurta pişiren bir Pembe Panter çıktı…
Hayatımda kutladığım en güzel yılbaşıydı...

Şimdi yıllar sonra Hırvatistan’dan hiç tanımadığım bir adam benim için değerini bilmeden kendi Pembe Panterlerini sattı bana ve ben dün yıllar sonra paketi açtığımda, o gün ne hissettiysem aynısını hissettim…

15 Ocak 2012 Pazar


"..; çünkü kar küreleri var oldukça; umut da olacaktır..." bÖ!

9 Ocak 2012 Pazartesi



" ... çünkü gokyüzüne uzanan bir ağaç, kapağı açık unutulmuş bir dolma kalem lekesidir semaya dağılmış ... " bÖ!

8 Ocak 2012 Pazar


“... çünkü kaybolmak ister insan bazen, hemen bulunacağı ince dalların arasında...”

13 Aralık 2011 Salı

Herr Sommer Beyaz Mantolu Adama Karşı

Aslında birbirinden farklı; ama yine de benzer iki adam, iki öykü… Birinin yazarı Süskind, öbürünün Oğuz Atay. Süskind’in yazdığı “Koku” o kadar kuvvetliydi ki; diğer tüm yapıtları yeteri kadar algılanamadı. Bunlardan biri Bay Sommer’in hikâyesi… Bir başyapıt mı? Hayır! Ama bir çocuğun hikâyesinin içinden geçen durmayan-duramayan ve durmak da istemeyen bir adamın hikâyesi ve bu hikâyenin bazı yerleri var ki; sanırım hep anımsayacağım: Çocuğun intihar etseydi; önemsediği insanların ne denli üzüleceğini düşünüp mest olduğu o hayal, piyano hocasının üzerinde hissettirdiği o baskı ve son sahne… Daha önce başka bir yerde de karşıma çıkan tanıdık bir son…

İki hikâye birbirinden çok farklıdır aslında Atay’da kahramanımız tektir: “Beyaz Mantolu Adam”; ama Bay Sommer, buna karşın hikâyenin asıl kahramanının büyüme evresinden geçen bir eksendir, başrolde değildir. Farklıdır hikâyeler evet; çünkü “Beyaz Mantolu Adamın” en büyük silahı susmakken; Sommer çok üstüne gidildiğinde bir iki cümle bir şeyler söyleyebilmektedir… Hele bir yerde öyle bir şey söylüyor ki; orada eminim Beyaz Mantolu Adam yanında olsa onu canı gönülden alkışlardı: Şiddetli bir dolu fırtınasında çocuk kahramanımız babası ile yolda Herr Sommer’i görüyor, babası bir acıma duygusuyla ve inanılmaz bir ısrarla Herr Sommer’i arabaya davet ediyor; ancak o gelmiyor (Beyaz Mantolu Adam’ın da benzer inatlarına rastlıyoruz) ve en sonunda Sommer bunalıp: “Eee yeter ama beni rahat bıraksanıza artık!” diyerek noktayı koyuyor. Bu performansı kuşkusuz Beyaz Mantolu Adam’dan beklemiyoruz zira o, diğerlerinin cezasını susarak veriyor. Sahildeki toplulukta Beyaz Mantolu Adam’dan ona “ait olmayan” bir şeyi çıkartmasını istiyorlar: kadın mantosunu… Bu konuda şiddete başvuracak kadar da kararlılar. Susmaktan da anlamıyorlar; büyük bir yanılgıdalar oysa; çünkü o adam o toplumdan daha çok o beyaz mantoya ait. Tıpkı Herr Sommer’in; Obernsee’dan çok yürüyüşlerine ait olması gibi…

İki karakter arasındaki benzerliklerle de az değil aslında; ikisi hakkında da çok şey bilmiyoruz (“Kimse Bay Sommer’e ilişkin hemen hemen hiçbir şey bilmediği halde, bu bayın o zamanlar bütün ilin en tanınan adamı olduğunu ileri sürmek pek de yanlış olmazdı”) İkisinin de giyimi dış dünya tarafında yadırganıyor: Beyaz Mantolu Adam, giyimi yüzünden; kullanılıyor, itilip-kakılıyor, hatta kovalanıyor. Yine çocuk kahramanımız Herr Sommer’in giyiminden şöyle bahsetiyor: “Kışın uzun, siyah, çok bol ve tuhaf bir katılığı olan, her adımda da, gövdesinin üzerine geçirilmiş fazlasıyla büyük bir kabuk gibi sallanıp duran bir palto giyerdi.”
Ve elbette sonları, onları en çok benzer kılan: İkisi de suya elbiseleriyle sorgusuzca yürüyor ve tamamen suya gömülene kadar da vazgeçmiyorlar. Toplumun baskısından bir arınma imgesi olarak kullanılan “su” ile ve ona kaçarak kurtuluyorlar.

Bu sonun benzediği üçüncü bir “son”u izledim dün: Çağan Irmak’ın “Dedemin İnsanları” filmindeki dedenin intihar sahnesi… Aşırı şüpheci olduğum düşünülebilir, Herr Sommer’in intihar sahnesini yazıp takdiri size bırakıyorum:
“… Şimdi su omuzlarına çıkmıştı bile, şimdi boynuna … o hala ilerliyor, gölün üstüne üstüne gidiyordu … biraz daha suya gömüldü, boynuna kara, gırtlağına kadar, çenesinin üzerine kadar … sonra bir çırpıda yok oluverdi yalnızca hasır şapka kalmıştı suyun üstünde…”
Haydi şimdi bu iki adam bir iyilik yapalım ve onları “Rahat bırakalım artık!”.

Kaynakça: Atay Oğuz, Korkuyu Beklerken (İletişim Yayınları); Süskind Patrick Herr Sommer’in Öyküsü (Can Yayınları)

6 Aralık 2011 Salı

Vater und Sohn




"Seninle ikimizin arasında geçenler, aslında bir savaş sayılmazdı,; çok sürmeden benim işim bitirilmiş, geriye kala kala kaçışlar, hınçlar, üzülmeler, içte sürdürülen boğuşmalar kalmıştı"
Babama Mektup, F. Kafka


Bu denli sevimli iki çizgi kahramanla ilgili olan bu yazıya, neden böyle bir alıntı ile başladım bilemiyorum (ama şimdilik tüm suçu Almanca çağrışımlara atıyorum). Bir çok kişi gibi ben de Erich Oser'in resmettiği "Vater und Sohn" (Baba ve Oğlu) ile Almanca öğrenmeye başladığımda tanıştım. O zamanlar annemle birlikte gidiyorduk kursa ve yaşıma en yakın kişi benden 10 yaş büyüktü. On yaşlık bir fark, 11 yaşındaki bir çocuk için hayli zordu. Cumartesi 9:00'da başlayan kurstan nefret ediyordum. Uykum geliyordu, daha da kötüsü uykum geldiği için bana acıyorlardı. 11 yaşında büyükler tarafından acınmak, gururumu kırıyordu. Uyumamak, uyumamak ne kadar zor olabilirdi... Çok zordu. Öğretmen de (Henüz 15 yaşından küçük olduğum için hoca diyemiyordum) bana Almanca bir şey soracağında eğilerek, yapmacık bir gülümsemeyle sorardı. Ah ona şöyle demeyi ne çok isterdim: "Hey Bayan, eğilince ve sahte sahte gülünce sesiniz daha iyi gelmiyor!" Ama çocuktunuz,böyle lafı gediğine sokan söylemleriniz bile "Bakın ne de güzel cevap verdi, pek zeki maaşallah" ve türevi yanıtlarla bayağılaştırılacaktı.
İşte bu sıkıntılı günlerimde, büyüklerin dünyasına hiç de yakışmayan iki süper kahraman çıktı karşıma: Vater und Sohn...
Bir baba ve oğlu, sürekli bir kargaşanın, sakarlığın ve talihsizliğin girdabında mizaha doğru çekilmekteydiler. Komiktiler, bir çocuğu güldürmek zordur. Yetişkinler mi? Böyle asık suratlı ve kuralcı olduklarına bakmayın, onlar her şeye gülerler. Hatta entellektüel geçinen tiyatro seyircisi kitlesi var ya; o kitlenin daha içinde; "hasiktir!, vay pezevenk, nah!" sözcükleri geçen bir oyun diyoloğuna gülmediklerini görmedim.
Bu keyifli resimlere bakarken, tam da her şey yolunda dersten de keyif alıyorum diye düşünürken, büyükler illa büyüklüklerini göstereceklerinden keyfimi kaçırmayı başardılar. Öğretmenimiz, sanki her şey yeterince net değilmiş gibi bizden baba ve oğlanın resmedilen hikayesini yabancı dilde aktarmamızı istedi. Aklıma bir sürü komik yaratıcı fikir geliyordu (çünkü çocuktum); ama bunları Almanca anlatmak... Aman Tanrım ne büyük bir işkenceydi... Almanca sadece; sayıları, ismimi, nereden geldiğimi ve renkleri bilen 11 yaşındaki ben, fırına verdiği pastaya kuru üzüm koymayı unutan babanın, kuru üzümleri mermi gibi tüfeğe yerleştirip pastaya ateş ettiği hikayeyi nasıl anlatabilirdim? Büyükler genelde "nasıl" ile ilgilenmiyordu. Bunu yapamayınca da bu çocukluğuma vuruluyor; aynı acıyan sahte gülümsemelerle bana bakılıyordu... Büyükler bununla da yetinmediler, dersi aksattığım beni kırmadan annem vasıtasıyla bana iletildi (her zaman araya adam koymaya bayılır zaten bu büyükler).
Vater und Sohn, o günlerde beni bir tek onlar anlıyordu. Girişteki alıntıya gelince... Hala doğru bir alıntı olmadığını düşünüyorum. Gelin onu, hayatında asla çamaşır yıkamayacak bir film yıldızının, bir deterjan markasının reklamında yer almasıyla bir tutalım ve bu bahsi kapatalım. Çünkü buradaki baba oğlunu gerçekten seviyordu, oğlu da babasını. Tamam, zaman zaman şiddete başvuruyordu; ama seviyordu, gerçekten. Ohser, bir çiziminde; babayı oğlu uyurken onu uyandırmadan yatağı ile birlikte doğaya taşıdığını çizmişti. Bir nehir kenarındaki çimenlikte gözlerini açan oğulun etrafındaki geyiklerle, ağaçlarla, tavşanlarla nasıl mutlu bir güne uyandığını... hadi Almanca anlatalım (korkarım ben de büyüdüm).

14 Ekim 2011 Cuma

Max Eyth See


Fotoğrafta gördüğünüz göl benim için en güzel göl… Suni, yeşil, hiçbir estetik özelliği de yok; bu nedenle zevksiz olduğumu düşündüğünüz için sizi suçlayamam… Her yazımda olduğu gibi burada da bir “ama” var ama…

Ama hiçbir göl duygularımı bu kadar harekete geçiremez benim… Çocukluğuma dair mutluluk anıları hatırlamaya zorladığımda, iki büyük gezegen gelir gözümün önüne ve diğer tüm anılar uydulaşır (ve çoğu uydu gibi çıplak göz ve zihinle seçilemez illa bir fotoğraf, bir yazı, bir nesne, bir yara gerektirir ki görebilesiniz veya hatırlayabilesiniz). Bu iki gezegenin isimleri: “Max-Eyth-See” ve “1989 yılbaşı”dır. Yılbaşını daha sonra anlatırım…

Max Eyth See Stuttgart’ta oturduğumuz sıralarda, bizim eve oldukça yakın, tramvay durağının dibinde başlayan suni bir göldü. Babam Konsolosluktan akşama doğru o tramvayla gelirdi, Annem, ben ve ablam küçük bir piknik sepetine, annemin önceden kızarttığı tavuk parçalarını, varsa börekleri, kekimizi ve de çay dolu termosumuzu koyar (sepette sepetmiş hani deyip E.Cansever’e selam durayım) o harika yokuştan aşağı inerdik.


Yolumuzun kenarında yemyeşil ağaçlar vardı, yol üstünde bir de Almanların “Spielzeugautomat” (yaklaşık şu üsteki fotoğrafa benziyordu.) dedikleri içine bozuk para tıp çevirince küçük oyuncaklar veren (artık Türkiye’mizde de görüyorum kuşkusuz çok ilerledik ) “para tuzaklarından” vardı. Evden aşırdığım 50 pfenigler (Alman Kuruşu) ile bunlardan küçük oyuncaklar alırdım. Şu an aklımda yalnızca bir tanesi var (demek ki en sevdiği oymuş): Paraşütlü asker. Havaya atınca bezden paraşütü açılıp yavaşça yere doğru süzülen, küçük metalden bir asker.
Biz babamdan önce gelip, güneş hafif hafif batarken onu beklerdik, Acaba hangi tramvayla gelecek diye ben biraz yukarıda, tramvay durağında beklerdim. Ardından vagonların birinden çıkı verirdi. Koşarak yanına gider, oğlan bir yalakalıkla çantasını taşımaya çalışırdım. Sonra hepimiz ilk fotoğraftaki gibi bir banka oturur, getirdiklerimizi yerdik. O kadar mutluydum ki; anneannemden ezberlediği o cümle ile bu mutluluğu garanti altına almaya çalışırdım o çocuk halimle: “Allah’ım sana sonsuz hesapsız şükür…” Benim için aile o fotoğraftır işte.

Bir gün ben de o fotoğrafı yaşatmak istiyorum. "Başarı" diye peşinden koştuğumuz doyumlar var ya, bence Max Eyth See’de birbirini mutlu olmak için bekleyen bir aileden daha büyük bir başarı yoktur…

9 Ekim 2011 Pazar

Bir Zamanlar Anadolu'da...



Bir zamanlar Anadolu'da, Bilge Karasu adında bir adam, "günlerden deniz, sulardan salı, yürürden vatos, yüzerden kedi" diyecek kadar çok sevdi kedileri...

6 Ekim 2011 Perşembe



Bir zamanlar Anadoluda, Homeros: "Şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yok." dedi...

5 Ekim 2011 Çarşamba

Bir Zamanlar Anadoluda...




Bir Zamanlar Anadolu filmini o kadar çok sevdim ki... Kurgusu, romansal göndermeleri ıvırı-zıvırı bunların hepsi söylendi, söyleniyor, söylenecek... Hepsi de "harika" tespitler; ama kalsın... Filmin beni asıl vuran tarafı, yalnızca yaz tatillerinde ve bayramlarda gittiğim o İç Anadolu kasabasını bana yeniden göstermesiydi...
İyi bira sarısı ekin tarlasını, elimdeki orakla büyük bir hevesle ve beceriksizce biçerdim. Bundan da kandırıkçı bir emekçi doyum alırdım o günlerde...İşte o günlere gittim ben. Yabancısı ve en fazla misafiri olabildiğim o kasabaya... İşlenmiş tarlada koşturmam... dedem için çok mühim olan; ama benim son derece sıkıcı bulduğum dertler; tarlanın duvarının yapılmayışı, arılarımızın kovan kovan boşalması gibi(hatta arılardan korktuğum için dedemin bu derdinden mutluluk bile duyuyordum). Kenter yapımızla uğraştığımız her kırsal işin "yapmacık" kalması... Bu asla gideremeyeceğimiz, farkın, elimizde olmayan ama işimize de gelen ayıbın yarattığı o baskı... Tüm bunları derin bir nefesle yeniden soludum...

Filmde tek beğenmediğim şey; iki oyuncuydu: biri herkesin çok başarılı bulduğu otopsi görevlisini canlandıran Kubilay Tuncer, diğeri de Adliye katibi rolündeki Celal Acaralp. İkisinin de çok iyi oyunculukları olabilir; ancak bu filmde ben tam kasaba hastanesinde bir tabureye oturmuş otopsiyi izlerken beni dışarıya, sinema salonuna attılar. Çünkü doktor, savcı ve komiserin aksine onlar o kasabadan değildiler ve bunu bariz bir şekilde bana gösterdiler.

Tüm bu, bazı yerleri beğenmeme şımarıklığıma rağmen, izlediğim filmler içerisinde bana en yoğun duyguyu yaşatan filmdi. Şimdi filmin hislerimde yarattığı bu yoğun tat nedeniyle, sinema biletimi gezdirmeye karar verdim...

İlk Durak Polatlı dolaylarında bir otobüsün cam kenarı... Bir Zamanlar Anadoluda, Polatlı yolunda kendini arayan bir memur yaşarmış, çok ama çok güzel bir nişanlısı varmış...

16 Eylül 2011 Cuma

Öküzün baktığı gözle sevebilmek treni…



Tren yolculuklarını seviyorum. Bir Luna Park oyuncağına biner gibi hevesle binip, doyamadan iniyorum (keşke daha fazla jetonum olsaydı). İşin nedenini anlatmak genelde büyüyü bozar; ama şimdi olduğu gibi çoğu zaman da kaçınılmazdır. Özellikle de nedenlerin çözümünü okura bırakmak konusunda benim kadar bencil bir insansanız.

Yolculuğunuz içinde küçük yolculuklar gizlidir. Her vagon ayrı bir evin salonu gibidir ve her vagonda benzer bir dağılım vardır: bulmaca çözen bir aile babası (tercihen okuma gözlüklü), tren yolculuğu yaptığı için çok havalı olduğunu düşünüp pencereden dışarıya dalıp giden ergen, Kitap okur gibi gözükmeye çalışan genç kız, kitap okuyan genç adam, müzik dinleyen genç adam, dinlediği “havalı” müzik bir karşı cins tarafından duyulsun ve takdir edilsin isteyen genç adam, bu gencimizi yüksek ses konusunda uyaracak olan yaşlı teyze…

Tüm vagonlar birbirine benzese de, ayrı bir vagon var elbette: Yemekli Vagon! Bazen vagonlarda dahi gezmeden, biletimde yazan yeri görmeden bu vagona atıyorum kendimi. Yemekleri leziz değil, ayrıca oradaki çarkı döndürmek için sıklıkla sizden sipariş de bekliyorlar; ama orası olması gereken yer işte. Bir yanıma yükümü yığıyorum, diğer yanımı ay yıldızlı pencereye yaslıyorum. Burada ay-yıldız bana bir ülkenin bayrağından çok bir masalın gecesinden aşırdığım bir gölge gibi geliyor...

Yazmak çok keyifli oluyor o masada, okumak da öyle… Okuduğunuz bu yazıda da o keyfi tattım… Tabii her zaman iyi bir şeyler çıkmayabiliyor (şu an olduğu gibi); ama çalışma masanız, saatte yaklaşık 70 km hızla yerden iki metre yükseklikte gidiyor ve biranızı yudumlarken yanınızdan bir dünya geçiyor. O doyurulmaz açlığımızın bilinçsizce istediği (istedildiği) gibi tamamı değil elbette, yalnızca bir kesiti. O kesite nazır, yazınızı yazarken koyduğunuz nokta kağıda değil de yanınızdan geçen bir yaprağa konuyor. Benim uçan halım bu! Aslında tüm mesele “öküzün trene baktığı” o gözle, o tutkuyla bakabilmek trene…

bÖ!

19 Temmuz 2011 Salı

Oğuz Atay der ki;

"Eşyalarınıza alışamadım, yadırgadım onları. Salon-salamanjeyi, deniz gibi büyük ve kauçuk köpüklü yatağı olan karyolayı, aynı takımın yaldızlı gardrobunu ve gene aynı takımın şifonyerini ve gene aynı takımın tuvaletini sevemedim. Evinizde Türkçe bir şey kalmamıştı."

Tutunamayanlar s.31

26 Haziran 2011 Pazar

“Oraya oturmasın! Orası duygunun yeri…”



Yeni işimde ilk günümdü. Akşam iş çıkışı servise bindim ve gördüğüm ilk yere oturdum… Down sendromlu bir çalışanımız, şoföre yüksek sesle “Oraya oturmasın! Orası duygunun yeri” dedi benim küstahlığımı kast ederek… Garip oldum, hemen mahcup bir halde kalktım ve başka koltuğa geçtim… Orası Duygu’nun yeriydi ve ben o gün, hatta belki de hayatım boyunca, onun için hiçbir duygunun yerini dolduramayacaktım.

Peki, hayatta kaç kişinin duygusunun yeri bana ayrılmıştı… Biri geldiğinde ve o duygunun üstüne oturmaya kalktığında “Dur! Orası Başar’ın yeri.” diyebilecek kaç kişi vardı? Azdır ama vardır, eminim… Bazısında hemen şoförün arkasındaki, en fiyakalı yerdeyimdir, bazısında arka koltuğu beşliyenlerden biri… Yine de o yer benimdir.

Çok arkadaşım olmasını tercih etmedim hiçbir zaman (tabii ki, insanlar da benle arkadaş olmak için ölüp gitmedi)... Çünkü zaman denen şey çok değerli benim için. Sanırım bunun için az uyuyorum, 6:30’ta kalkmaktan rahatsızlık duymuyorum. Tanıştığım her yeni kişi sevdiğim kişilerle geçireceğim zamandan çalacaktır… O yüzden bir yerimin olduğunu bildiğim insanlarla olmaktan çok mutluyum. Yaşlılar, hamileler ve harp malulleri alınmasın, ama hayatta ayakta gitmeyi sevmiyorum…

bÖ!

5 Haziran 2011 Pazar


Avant d’aller dormir*

Masalları severim. Hayır, annem yatmadan önce masal okumazdı bana. Tek bildiği masal külkedisiydi zaten… Ben, masalları sevmeye fotograftaki kitapla başladım: Fransızca bir masal kitabı. Saatlerce kitabın kapağına bakıp, o rüya mavisi koltukta oturan Avrupai çocuk yerinde kendimi hayal ederdim. Okumayı bilmemenin o güzel günlerinde, harflerle bir alıp veremediğim hiç olmadı. Latin alfabesinin bu güzide mensuplarını gördüğümde hiçbir dil-din-ırk ayrımı yapmadan (subjektif çocukçuluk) hepsini resimlerin altındaki küçük karıncalar olarak görüyordum. Mühim olan resimlerdi.
Kitabın tüm masallarını resimlerden kendi kendime kurduğum hayaller aracılığıyla okuyordum. Kurduğum masallar o kadar netti ki; bu masallarda ne yazdığını büyüklerime (o zamanlar dünya nüfusunun %95’i benden büyüktü) sorma ihtiyacı dahi duymadım. Ancak; yelkovanını-akrebini ve kadranındaki tüm verileri yitiren bir tren istasyonu saati (ileri ki zamanlarda onun bir saat değil de alelade silindir şekilde kesilmiş bir Fransız kaşar peyniri olduğunu öğrenmem beni üzmüştü) ile bir çocuğun maceralarını anlatan masalın sonunun çikolatalı bir pikniğe nasıl dönüştüğünü hala tam olarak çözebilmiş değilim.

Amelie (Le fabuleux destin d'AméliePoulain) filmini bu kadar sevmemin arkasında da bu kitabın bilinçaltımdaki etkisinin olabileceğini savunan Toulouse’lu uzmanlar var. Sonra Türkçe kitaplarda resimlerin altındaki karıncalarla ismen de tanıştırıldım (Milli Eğitim Bakanlığı çok sevindi ve bu tanışmayı ıslatalım diyerek, okuma bayramı düzenledi.). Bu dönemde aklımda kalan eserlerden biri de Kibritçi Kız. Dünyanın en hüzünlü masalı (Evet deniz kızından daha hüzünlü!). Bir kibrit alevinde insanca yaşam demoları gören ve donarak ölen o zavallı kız… Dünya görüşümün oluşmasında da bir mihenk taşıdır. Münir Özkul’un kibritçi kızın donmuş bedenini kollarına alıp, New York Borsası’nda şöyle bir gezinmesi halinde kapitalizmin insafa geleceğini de ummadım değil bir vakit… Yine La Fontaine’den Rüzgar ile Güneş masalı da çok etkilemiştir beni.

Hüzünlü ve didaktik masalları çok sevmezdim aslında. Hatta masalların mutlu sonlarında her şey yola girmişken bitmelerinden nefret ediyordum. O noktada devam etmelerini, mutluluklarından biraz daha bahsetmelerini istiyordum. Ne bileyim: Kırmızı Başlıklı Kız iyi bir kısmet bulsun. Pamuk Prenses ve prensin balayından bir kesit alalım. Kül Kedisi (Cinderella) geldiği yerleri unutmasın oradaki kız çocuklarının eğitimini üstlensin falan isterdim.

Masalları genelin aksine masum da bulmam! Özellikle iyilerin çok acımasızlaştığını ve öç alma duygusuyla nasıl da vahşileştiğini düşünüyorum: pamuk prenseste cadının masalın sonunda uçurumdan atıldığını veya kırmızı başlıklı kızda kurdun uyurken karnının yarılıp, taşla doldurulup nehre atıldığını unutmayalım. Yine de masal denen dünya o kadar büyülü ki, öyle bir içine çekiyor ki beni karşı koymak istemiyorum, yumuşak bir kumsalda ayağımı gömer gibi gömülmek istiyorum o dünyaya… Bana kalırsa hayat da, eskiden bir masaldı ve kötü bir cadı onun tüm gerçek üstü kavramlarını elinden aldı. Fantastik kavramların yerine; sabah uykusunu alamamış çocuklar yerleştirdi okullara, memuriyeti getirdi, prenses dolu saraylar yerine adliye sarayları yaptırttı. Uçan halıları beton prangalarla boğazın derinliklerine attı. İşte bu yüzden hayvanlarla konuşamıyoruz, sonu ne olursa olsun ormanda karşımıza devasa pasta evler çıkmıyor, devleri yenemeyişimiz, uyuyan güzeli öpemeyişimiz, sevdiğimizin saçına tırmanarak kulelere çıkamayışımız hep bu yüzden. Ama biz, masal iyileri kadar vicdansız olmadığımızdan o cadıyı kazanlarda kaynatmıyoruz…
Masalları seviyorum belki de gereğinden fazla; ama ben şikâyetçi değilim masal hiç değil…

(*) Yatmadan önce

bÖ!